Fransız devşirmesi Bernadotte hanedanı İsveç tahtına nasıl oturdu ?

Avrupa’nın halen tahtta oturan en uzun hanedanlığıdır Bernadotte’ler !

Soylu” değil dağ “köylü” idi !

Adını, atasını, dinini milliyetini ve fikrini “hülle” yapıp, değiştirdi ! Söz verdi ama dilini değiştiremedi ! Üstüne bir de rüşvet verip, İsveç’e oybirliğiyle Kral seçildi !

Jean Baptiste Bernadotte, kara saçlı, kara kaşlı, koyu ela gözlü, sivri burunlu, buğday tenli, anadan ve atadan Katolik bir Fransızdı.

Güney Fransa’da Pireneler deki Pau adlı dağlık bir kasabada 1763’te doğmuş ve orada büyümüştü. Dedesi terzi, büyük dedesi dokumacı babası ve abisi ise “mahkeme arzuhalcisi”ydi.

Orta halli ailesi Jean’ın da bu alt seviyeli bir tür avukatlık işini yapmasını istemişti ama bunu bir yıl bir büroda deneyen Jean bu işi hiç sevmemiş ve maceracı kişiliğine uygun olarak askere “er” olarak yazılmıştı.

Bir süre sonra Onbaşı olmuştu !

Aslında askerde subay olabilmesi, ailesi “soylu” olmadığı için neredeyse imkansızdı. O dönemde en fazla başçavuş /astsubay rütbesine kadar çıkabilirdi ! Ama o bunu hiç umursamamıştı ! Kendini geliştirmiş, iyi bir asker olmuş, genç yaşta üst üste terfiler almıştı.

Zengin bir tüccar kızı olan 21 yaşındaki Desiree’yi görür görmez hemen evlendiğinde 35 yaşındaydı. Oscar adlı bir oğlu oldu. Baldızı, Napolyon’un abisiyle evliydi.

Bu arada Fransız devrimi olmuş ve orduda subaylığa terfi yolu, soylularla birlikte “soysuzlara” da açılmıştı ! Avrupa’nın her tarafında irili ufaklı savaşlar vardı. Asya, Afrika ve Amerika’yı sömürgeleştirme savaşları hızlandırılmıştı.

Genç ve hırslı Jean katıldığı cephelerde muharebe üstüne muharebeler kazanmaya ve üst üste terfiler almaya başladı.

Aynı yıl içinde sırasıyla önce yüzbaşı, binbaşı, albay, tuğgeneral ve tümgeneralliğe yükseldiğinde sadece 31 yaşındaydı ! Arkasından mareşallık rütbesini aldı. Savaş bakanlığına getirildi. Başına geçtiği her işte pek başarılıydı. Bu arada finansçılık da yapıp, büyük paralar kazandı.

Fransa o dönemde dünyanın en güçlü ordusuna ve güçlü Hükümdarı olan Napolyon’a sahipti.

İsveç ise o yıllarda, son 40 yılında yaşadığı olaylar sonrasında perişan bir durumda ve tam bir kaos ortamındaydı:

Bir dizi entrika sonucunda tahta geçen İsveç kralı Adolf Fredrik 12 Şubat 1771 de saray’daki sofrasına oturmuştu. Sofrasında; istiridyeler dağ gibi yığılmıştı.. Hepsini tek tek yemiş, üstüne de şampanyasını yudumlamıştı. Sıradaki et yemeği, lahana turşusu ve şalgamı arka arkaya atıştırmıştı. Doymamıştı ! Turşu ve şalgam kral iştahını azdırmıştı ! Arkasından gelen ıstakoz, havyar ve tütsülenmiş ringa balığını büyük bir hazla silip süpürmüştü !

işkembesini sıvazlaya sıvazlaya beklediği ve en çok sevdiği tatlısı Semla’yı (kaymaklı, badem ezmeli pasta) sırada bir şişe şampanya dahayuvarlamıştı bile. Önce bir sonra iki, üç, dört, beş, altı semlayı da arka arkaya mideye indirince ikaz edilmişti ama dinlememiş ve daha fazla getirtmişti !Ve o kadar yemek ve şampanyanın üstüne tam tamına 14 porsiyon semla yemiş ve onbeşincisi yiyemeden elinde kalmıştı ! Çünkü yüzü pancar gibi kızarmış ve şişmişti ! Önce tıksırmaya başlamış, sonra da şaka değil gerçekten çatlayarak sofranın başında ölmüştü!

Yerine geçen oğlu “Üçüncü Gustav” da saray entrikalarının kurbanı olmuş ve Saray’ın karşısındaki Opera binasında 1792 yılında yapılan bir “Maskeli Balo” da dikahla vurularak öldürülmüştü.

Dedesi Adolf Fredrik fazla yemekten çatlayıp ölen, babası Üçüncü Gustav da gözleri önünde öldürülen ve bunlardan ruhsal dengesi çok kötü etkilenen, bu yüzden de babasının yerine istemeye istemeye tahta çıkan Dördüncü Gustav Adolf, İsveç’in sınırlı askeri gücünü abartarak Fransa ve Rusya’ya savaş açmış ve İsveç 1809 yılında aşağılayıcı bir savaş hezimeti yaşamıştı.

Kazanamayacağı baştan belli olan bu savaşta, 700 yıllık İsveç toprağı olan Finlandiya’yı ezeli ve ebedi düşmanı olarak gördüğü Rusya’ya kaptırmıştı.

İsveç halkı ve devleti çok şaşkındı, çok perişandı ve çok kızgındı. Bu sindirilemez ve affedilemez bir kayıptı.. Çünkü ülke topraklarının dörtte birini, ülke nüfusunun da üçte birini bir gecede kaybedivermişlerdi !

Savaşdan dolayı devlet borçları da çok artmıştı. Bunu fırsat bilen ve ”1809 års män” (1809’un adamları) olarak anılan bir grup “İsveç Yeniçerisi” “İstemezük !” naralarıyla saray kapısına dayanmış ve bir “askeri darbeyleDördüncü Gustav’ı tahtan indirip, yerine yaşlı amcası “evlatsızOnüçüncü Karl’ı oturtmuşlardı !

Dördüncü Gustav Adolf’un zaten korkusundan çıkacak gibi olan”soylu canı” bağışlanmış ama tüm ünvanları, hanedanlık hakları ve vatandaşlığı elinden alınarak ve oğlu ve karısıyla birlikte bir gemiye bindirilip bir daha İsveç’e geri dönmeme cezasına çarptırılarak, 1809 yılında İsveç’ten sürgün edilmişti.

Ancak tahta oturtulan göstermelik yeni Kral Onüçüncü Karl‘ın ahı gitmiş vahı kalmıştı. Yaşlıydı ve bunaktı! Üstelikte kendinden sonra tahta çıkacak ve hanedanlığı sürdürecek bir çocuğu da yoktu ! Aslında gençliğinde bir oğlu doğmuştu ama sadece 7 gün yaşamıştı..

Bu sorun da aynı hanedanlık sülalesinden olan (HolsteinGottorp) Danimarka prensi Karl August’un önce yaşlı Kral’a “evlatlık” yapılıp, veliaht olarak atanmasıyla şimdilik bir çözüme kavuşturulmuştu.

Ancak Danimarkalı Veliaht prens kısa bir süre sonra hiç beklenmedik bir şekilde ve askeri bir tatbikatta at üstündeyken durduk yere sırt üstü düşerek, ölüvermişti ! .

Aniden ölüveren ve böylece sİsveç tahtını müstakbel kralsız bırakan Danimarkalı Veliaht Prens Karl August‘un eceliyle ölmediği, Saray’ında derdest edilip sürgüne gönderilen Gustav Adof’un -tahtın anayasal tek varisi olarak kalan- oğlunun önünü açmak için ‘Gustavcılar‘ tarafından zehirlendiği söylentisi ortaya yayıldı. Fakat çok sonradan Karl August’un ölüm nedeninin beyin kanaması (inme) olduğu açıklanmıştı.

Saray’ın güçlü adamı Axel von Hersen üniformasıyla böyle poz vermişti !

Evlatlık Veliaht Prensin Stockholm merkezinde yapılan cenaze törenine katılan ve “o zehirletmiş!” iftirası atılan ancak bu işte hiçbir suçu olmadığı sonradan yapılan soruşturmayla anlaşılan Kral’ın sağ kolu ve “Gustavcı” diye bilinen Mabeynci başı Axel von Fersen, saray ve hükümet binalarının bulunduğu Gamla Stan’ın (eski şehrin) tam ortalık yerinde ve neredeyse sarayın bitişiğinde ve törendeki askerlerin gözleri önünde öfkeli halk tarafından taşlanarak, tekme-yumruk dövülerek, yerde dayaktan baygın yatarken kaburgaları alttaki toprağa saplanıncaya kadargöğsü üstünde hoplanıp – zıplanarak, barbarca ve hunharca linç edilmişti. (Fersenska Mordet – Fersen cinayeti)

O yıl İsveç’te tam bir karmaşa ve umutsuzluk hakimdi. İsveç devleti ve halkı başına “yana döne” öncelikle Finlandiya’yı geri alacak bir Kral arıyordu ama bu Kral adayını İsveç’te ve İsveçliler arasında bulamıyordu !

Fransız Mareşal Jean’ın ünü ve isabetli taktikli savaşçılığı İsveç’te de duyulmuştu. İyi bir askerdi ve girdiği muharebelerin hepsini de kazanmıştı. Ayrıca çok parası da vardı ! İsveçlilerin biricik Finlandiya’sını alsa alsa ancak bu Fransız Mareşal ı geri alırdı !

Zaten Kral adayı Jean İsveçlileri sevdiğini de belli etmişti. Çünkü Fransa’yla yaptıkları savaşta, İsveç’e saldırmak için Danimarka’da küçük ordusuyla emir bekleyen ama emir almadığı için İsveç’e saldırmayan Jean, o sırada kendisine esir düşen İsveçli askerlere iyi davranmış ve onlara hiç eziyet etmemişti.

Jean İsveç Kral’ı olduğu takdirde İsveç, bir anlamda Jean aracılığıyla güçlü Fransa’nın süper güçdesteğini arkasına almış sayılacaktı !

İsveç’in bu taç ve taht ikramının asıl amacının; güçlü Fransa’nın desteğini yanına ve arkasına almak bu olmasa bile en azından Fransa’nın karşıların da durmasını engellemeye çalışmak olduğu besbelliydi !

Hemen tahttaki İsveç Kralı Onüçüncü Karl’a haber verildi. Ara sıra aklı başına gelen bunak Kral “- O Fransız onbaşı mı İsveç’e Kral olacak ?” diye burun kıvırdı ama sonra Kral’da ikna edildi. Zaten ikna edilmekten başka da şansı yoktu, çünkü Kral göstermelikti ve pratikte etkisizdi !

Fransa’ ya bir elçiyle haber uçuruldu.

1810 yılı Haziran’ında İsveçli genç yüzbaşı Carl Otto Mörner cebindeki “İsveç Krallığı” önerisiyle Paris’te olan Jean’a gitti.

Jean’la görüşüp, 2 ay sonra toplanacak olan İsveç Meclis’inin yapacağı yeni “İsveç Hanedanı” seçimine aday olarak katılmasını önerdi.

Yerinde gözü olduğu ancak artık çok güçlendiği için Napolyon’dan uzaklaşmayı isteyen Jean, isveç’in ‘taç ve taht’ önerisine sıcak baktı. Adını, atasını ve dinini ve dilini değiştirmeyi kabul etti. İsveççeyi mutlaka öğreneceğini söyledi.

Bu müstakbel krallığı karşılığında borçlu İsveç Hazinesine 8 milyon frank bağışlayacağına söz verdi.

Ancak kendisinin İsveç’e gidip seçim kampanyası yapmasının sakıncalı olacağını ve kaybetmesi halinde Napolyon önünde büyük prestij kaybına uğrayacağına emindi. Yüzde yüz seçilme garantisi verilemediği için kampanyasını sessiz ve derinden sürdürmeliydi.

Jean bunun yerine, kendisine elçi tayin ettiği Fransa’nın eski Göteborg konsolosu Jean Fournier’i İsveçli devlet adamlarıyla ve seçimi yapacak olan ancak güvenlik nedeniyle başkent Stockholm yerine Örebro’da toplanacak olan Meclis mebuslarıyla görüşmesi ve “gönüllerinin görülmesi !” göreviyle Örebro’ya gönderdi.

Ama halledilmesi gereken bir sorun vardı. Yüksek Devlet Şurası’nın (Riksråd), vezirlerin, büyük paşaların ve mebusların çoğu ölen Danimarka’lı veliaht prensin kardeşinin İsveç kral olmasını istiyordu.

Jean’ın adamı J. Fournier önce yüksek devlet erkanıyla sonra da ”Soylular, Papazlar, Toprak ağaları ve Tüccarlar” olmak üzere dört toplumsal kesimin temsilcilerinden oluşan dört parçalı İsveç Meclisi (fyra stånd riksdag) mebusları ile bir güzel görüştü ve hepsinin “gönlünü teker teker görüp”, hepsini de bir gecede akli ve “akçeli” gerekçeleriyle ikna etti !

Elçisi görüşmeleri sonrası “- bu iş bitti, biraz pahalıya patladı ama başka yolu yoktu !” diye Jean’a haber saldı!

Ve seçim günü, yani Bernadotte soyunun kader anı gelip çattı. İsveç’i ve herkesi o günlerde Ağustos sıcağıyla birlikte bir de “Bernadotte” ateşi sarmıştı !

21 Ağustos 1810 tarihinde Örebro’da toplanan Isveç Meclisi anayasa değişikliği yapıp, eski adıyla Jean Baptiste Bernadotte’yi yeni İsveçli adıyla Ondördüncü Karl Johan’ı oybirliğiyle yeni İsveç hanedanı seçmişti.

İş o kadar çok sağlama bağlanmıştı ki tek oy bile fire verilmemişti !

Oybirliğiyle, elbirliğiyle ve 8 milyon riksdaler’leriyle (akçeleriyle) İsveç’in Kral’ı olan “onbaşı” kökenli süzme Fransız Mareşal Jean, 1810 yılı Ekim ayında yeni ülkesinin topraklarına ilk kez ayak bastı.

Hanedanlık için şart olan birtakım formel işleri de hemen yaptı. İsveç devletinin resmî dini Protestanlıktı. Ama Jean Katolik’ti.

Hemen İsveç kilisesine gidip İsveç Başpiskoposu’nun huzuruna çıktı ve iki şahidin yanında din değiştirip Protestanlığa geçti.

Adını Ondördüncü Karl Johan olarak değiştirdi. Fransız uyruğundan çıkıp İsveç vatandaşlığına geçti.

47 yaşında iken atasını değiştirip, tahttaki İsveç kralı evlatsız Onüçüncü Karl’ın “evlatlığı” oldu.

Halbuki Jean Kral olmadan önce yeminli bir Cumhuriyetçi ve devrimciydi ve devrim sayesinde “onbaşılık” tan Mareşallığa yükselmişti. O zamanlar aynen şöyle demişti :

” –İlkelerine ve kanaatine bağlı bir devrimci olarak rojalistlere (kralcılara) karşı son nefesime kadar mücadele edeceğim !”

İsveç’in altın tepsi de kendisine ta ayağına kadar gelerek sunduğu ‘Taç ve Taht‘ ikramının lezzetini çok iyi tahmin eden Jean bu iddialı sözlerini haklı olarak ve birdenbire yalayıp yutuvermişti !

Kısa bir süre sonra da (1811) “ahı gitmiş vahı kalmış” bunak “üvey babacığıOnüçüncü Karl’ın elinden hükümet işlerini alarak pratikte devletinin başına geçmek zorunda kalmıştı.

Çünkü Üvey babası Kral, Divan Toplantılarında çoğu zaman “horul horul” uyuyor ve konuşulan konuyu bile bilmeden, diğer divan üyelerinin yönlendirmesiyle hükümet kararlarını rastgele ya onaylıyor ya da red ediyordu !

Jean resmen tahta çıkmak için üvey babasının ölümünü beklemiş ve ölür ölmez de İsveç Krallarına mezarlık yapan ve İsveç’in orta çağdan kalan tek ve en eski yapısı olan tarihi Riddarholm Kilisesine gömdükten sonra, 1818 yılı Mart ayı başında taç takıp, kılıç kuşanarak İsveç ve Norveç Kralı olduğunu dünya aleme ilan etmişti.

Yanında getirdiği ve otomatikman veliaht prens olan 13 yaşındaki oğlu Birinci Oscar sayesinde İsveç’in dokuzuncusu olan “Bernadotte hanedanlığı” saltanatını garantilediği için içi rahattı.

Yeni Kral Ondördüncü Karl Johan gerçekçiydi.

İsveç’in gücünün farkındaydı, nereye yeteceğini ve nelere yetmeyeceğini iyi biliyordu. İnce hesaplı, sinsi ve kurnazdı.

İsveçlilerin kaybettiklerinde akıllarını başlarından alan Finlandiya’yı, Rus ayısının pençesinden kurtarmasının o günkü şartlarda imkansız olduğunu anlamıştı. İsveçlilerin gönlündeki gibi Finlandiya ile ateşli bir duygusal bağı da zaten yoktu.

İsveç’e asıl tehdit olarak, ülkesini bir yılan gibi alttan ve yandan saran ve İsveç’in tarihi boyunca en çok savaş yaptığı (orta çağdan beri 50’den fazla) aşağı komşusu Danimarka’yı ve tarihi boyunca İsveç ile Danimarka arasında paslaşılan yan komşusu Norveç’i görüyordu.

Norveç’i kendisine kolay lokma olarak seçti. Önce, Norveç’i fethetmesine ses çıkarmaması karşılığında Rusya ile barış anlaşması yaptı. Sonra da ordusuyla kapı komşusu Norveç’in sınırına dayandı. Norveç’e boyun eğdirip, 1818 yılında tekrar İsveç topraklarına kattı.

Ancak Jean’in torunu Beşinci Gustav 1905 yılında savaşmayı göze alamayıp, Norveç’in İsveç’ten tekrar ayrılmasına ses çıkaramadı !

İsveç o tarihten beri, yani tam 200 yıldır bir daha hiç bir zaman -Birinci ve İkinci Dünya savaşları da dahil – hiç bir ülkeyle açıktan savaşmadı.

Ancak yapılan tüm savaşlarla çok yakından birebir ilgilenip, savaşan devletleri hiç ayırt etmeden – Nazi Almanya’sı da dahil – hepsine birden mal ve silah sattı ! Özellikle dünya savaşları yıllarında hem her türlü malı üretebilen fabrikaları, hem devasa maden ocakları hem de gelişmiş silah fabrikaları gece gündüz harıl harıl çalıştı, yurtdışına cayır cayır mal sattı !

Fransız Mareşal Jean Stockholm’da Saray’ında 81 yaşında öldüğü 6 Mart 1844 tarihinekadar tam 26 yıl 32 gün başındaki İsveç Taç‘ıyla İsveçTahtı‘nda oturdu.

Jean İsveççe dilini öğreneceğine 47 yaşındayken söz vermesine rağmen gayri resmi süresiyle 34 yıl krallık yaptığı İsveç’te tek bir kez bile tek bir kelime İsveççe konuşmamıştı ya da belki de konuşmak istememişti. Fakat krallığının son demlerinde İsveççe kimi kelimeleri ve cümleleri anladığını belli ettiğine tanıklık edilmişti !

Jean da üvey babası 13. Karl’ın yanına Riddarholmyrkan’a aynı önceki İsveç kralları gibi gömüldü.

Jean’un karısı Desiree oğlu Oscar ile 1811 yılında Stockholm’a gelmiş ve “- soğuktan duvarları titriyordu” dediği Saraya girdiğinde donup kalmıştı !

İçinde kaldığı kısa süre içinde Saray’ın her şeyini eleştirmiş, herkesle küsüsmüş, sarayı ve saray yaşamını çok soğuk, sıkıcı ve donuk bulmuş, Paris’e göre gözüne küçücük görünen buz gibi soğuk Stockholm’da dostlarından çok uzakta kalamayacağını söyleyerek, veliaht oğlunu Stockholm’da bırakıp, Paris’e çekip gitmiş ve tam 12 yıl bir daha arkasına bakıp ta kocasına ve soğuk İsveç’e geri dönmemişti !

Kocasından uzakta Paris’in sosyetik çevresinde tek başına yaşayan Desiree, Fransa dışişleri bakanı Kont Richeleiu’ya abayı yakmış ve bakana asılmaya başlamıştı.

Dedikodular hemen ayyuka çıkıp yayılmış ve İsveç kralı kocasının kulağına kadar ulaşmıştı. İsveç Kralı her ne kadar bazen sertçe de olsa bu gönül ilşkisini hemen bitirmesini söylese ve ara sıra tehdit etse de “sevdalanan” karısına sözünü geçirememişti !

Dışişleri Bakanı önceleri ne kadar Desire’den uzaklaşmaya uğraşsa da İsveç’in devşirme Kraliçesi, Fransız bakanın peşini bir türlü bırakmamıştı. Bu “gönül meselesi” ta ki bakan ölünceye kadar sürmüştü !

Bakan sevgilisi öldükten sonra Dessiree’ye artık yaşam Paris’te de sıkıcı gelmeye başlamış ve uzun yıllar sonra Stockholm’a ve kocasına geri dönüp ve törenle taç giyip İsveç Kraliçesi ilan edilmişti. Ancak Protestanlığa geçmeyi red ettiği için Norveç Kraliçesi olamamıştı, o da zaten İsveç’ten de uzak ve soğuk Norveç’i hiç umursamamıştı !

Desiree Stockholm’a geldikten sonra da iki kez Paris’e geri dönmeye çalışmış ama bunu yapamamıştı. Hayır hayır Krsl Kocasından korkmamıştı ! Sadece her iki seferde de Güney İsveç sınırına kadar gitmiş ama deniz ve fırtına korkusundan dolayı paniğe kapılıp gemiye binemediği için Danimarka’ya geçememişti !

İsveç’teki oğlunun ‘hanedanlık garantisi” 5 torunu da büyüyen, artık yaşlanan ve Stockholm’a zorunlu olarak alışan Desiree de maalesef tek kelime İsveççe öğrenememişti !

Kocası öldükten sonra yerine oğlu Oscar I geçmiş o da 1859 da ölmüştü. Desiree bundan sonra artık iyice tuhaflaşmıştı.

İsveç’i bir türlü sevemeyen Kraliçe, geceyi gündüz, gündüzü ise gece yapmıştı.

İkindiye kadar yatağında uyuyor ve tüm gece süresince ayakta kalıyordu. Akşam yemeğini gece yarısında yiyiyor, sonra atlı arabasına binip şehri turluyor, hava kötü olduğun da ise araba turunu Saray’ın geniş taş avlusunda atıyordu !

Kraliçe Desiree son nefesini vermek üzereyken Saray’ın karşısındaki Opera binasında opera izliyordu. “- Kötü oldum beni eve götürün” dedi. Eve getirilip koltuğuna oturtulur oturmaz son nefesini verdiği 17 Aralık 1860’da 83 yaşındaydı.

İsveç’in Kraliçesi de İsveç kralları olan kocası ve oğlunun yanına Riddarholmkyrkan’a gömüldü.

Ne diyelim ?

İsveç kurulduğu günden beri tam 1000 yıldır kesintisiz krallıkla (monarşi) yönetildi. İlk kralları Erik Segerälls’ten bu yana şimdikiyle birlikte birlikte 9 ayrı hanedandan tam 77 Kral tahta çıktı !

Jean Bernadotte, 1973’den beri tam tamına 45 yıldır kesintisiz tahtta oturan şimdiki Kral Onaltıncı Carl Gustaf’ın dedesinin, dedesinin, dedesidir.

Şimdiki Kral, Bernadotte hanedanı krallarının 7..cisidir ve en büyük dedesi Kral 14. Karl Johan’ın (Jean) 6. Kuşak torunudur.

Bernadotte hanedanlığı tam 200 yıldır sürmekte olan saltanatıyla tahta kalmayı başarmış Avrupa’nın en uzun ömürlü hanedanı ünvanını halen elinde tutuyor.

Şimdiki Kral Carl Gustaf’ın hepsi de sırasıyla tahta çıkma hakkı olan üç gerçek evladı ve şimdilik sayısı 6 olan torununa bakıldığında, saltanatı daha yüzyıllarca elinde tutacağa benziyor !

TANER YILDIZ

Bir Cevap Yazın