Fadime bu konuşmasıyla İsveç Meclis’ini ağlatmıştı !

Merhaba !

Benim adım Fadime, 25 yaşındayım.

Bugün buraya; tüm yasaları, gelenekleri ve kültürüyle İsveç toplumu içinde yabancı bir kız olarak yaşamanın nasıl bir şey olduğunu ve deneyimlerimi sizlere anlatmak için davet edildim. Ailemin talep ve beklentileri ile tamamen farklı değer ve görüşleri temsil eden İsveç toplumunu dengelemenin ne kadar zor olduğunu anlatacağım.

Yaşadıklarımı sizlerle paylaşarak sizlerin bunlar aracılığıyla savunmasız göçmen kızların nelere maruz kalabilecekleri konusunda bilgi almanızı ve anlayış sahibi olmanızı umuyorum. Amacım günah keçisi olarak herhangi birini işaret etmek değil, ama bu tür çatışmaların nasıl ve neden ortaya çıkabileceğini hem kendimin hem de ailemin bakış açısından anlamanıza yardımcı olmak istiyorum.

Ancak, kadınlara yönelik baskının sadece Orta Doğu’dan gelen kızları etkilemekle kalmadığına, aynı zamanda dünyanın birçok yerinden gelen diğer birçok ailede de baskı yapıldığına dikkat çekerek başlamak istiyorum.

Türkiye’nin Kürt kesiminde, Elbistan şehrine yakın küçük bir köyde doğdum.
Ailem toprak sahibiydi ve ailece hep birlikte yan yana çalışıyor, tarım ve hayvancılıkla geçimimizi sağlıyorduk. Herkesin görevleri ve rolleri belli olan büyük ve mutlu bir aileydik. Doğrusu, maddi bolluk içinde değildik ama sıcak bir ortamımız vardı. Ben yedi yaşındayken, ekonomik nedenlerle İsveç’e taşındık. İlk başta her şey güzel ve eğlenceliydi ama ben büyüdükçe ailem bana daha fazla yasak koymaya başladı.

Fark ettiğim ilk işaretler, artık İsveçli arkadaşlarımla oynamama veya okul dışındaki etkinliklere katılmama izin verilmediğiydi. Okuldan çıkınca doğru eve giderek anneme ev işlerinde yardım etmem benim iyi bir kız olarak yetişmemi sağlayacaktı.

Ailem okula gitmeme iyi bakıyordu. Okuma yazmayı öğrenmemin iyi olacağını böylece aileyle İsveç toplumu arasında bağlantı kurulacak deniliyordu, çünkü annem de babam da okuma yazma bilmiyordu.

Ama okuma yazmayı öğrenmemin ötesinde okumamı ve yüksek okula gitmemi gereksiz buldular. Aileme göre kocam ve çocuklarla liglenmem için başka bir eğitim almama ihtiyaç yoktu.

Ergenlik çağıma geldiğimde ailem tıpkı diğer ablalarımın yaptığı gibi Türkiye’ye gitmemi ve oradaki kuzenlerimden biriyle evlenmemi istedi. Ben bunu yapmayı reddettim.
Ergenliğimde böylesine büyük bir kararı vermek için kendimi çok genç ve henüz olgunlaşmamış hissettim. Ayrıca hayatımı hangi erkekle paylaşacağımın kararını kendim vermek istedim.

Anne ve babamın görüşüne göre aile ve sülale merkezde olmalıydı ve ben kendi rahatım ve çıkarım yerine öncelikle ailemin ve sülalemin iyiliğini düşünmeliydim.

Onlara göre bir kişinin acı çekmesi tüm bir ailenin ve sülalenin acı çekmesinden daha iyiydi.
Ama ben anne ve babamın aksine İsveç toplumunun bir parçasıydım. Her gün İsveç okuluna gitmiş, İsveç yemeği yemiş, İsveç TV’di izlemiş ve İsveçli arkadaşlar edinmiştim.

Tabii ki, burada hakim olan görüş ve değerlerden etkilenmiştim. Bu yüzden sınırları giderek daha fazla zorlamaya başladım. İsveçli arkadaşlarımla buluşmaya, kafelerde birlikte kahve içmeye ve eve söylenen vakitten geç gelmeye devam ettim.

Benim de bu hayatta hayallerim ve hedeflerim vardı.
Kendi hayatımın şartlarını kendim belirlemek kendi hatalarımı kendim yaparak bundan ders çıkarmak istedim. Kendi yaptıklarımdan sorumlu olmak ve kendi iki ayağımın üzerinde durmak istedim.
Benim ne düşüneceğime neyi beğeneceğime ve nasıl hareket edeceğime başka birilerinin karar vermesine izin vermedim.

Kişi olarak kendimi eğitmek ve geliştirmek benim için son derece önemliydi. Bu İsveç yaşam tarzının bir parçası olduğu için size hiç tuhaf gelmeyebilir ama benim bunu yapmam ailem için inanılmaz derecede korkutucu bir şeydi.

İsveçlilerin yaşam tarzını hiç beğenmeyen ailemin görüşüne göre; birini bırakıp ötekine giden İsveçlilerin ne kültürleri, ne ahlaki ne de manevi değerleri vardı. Yaptıkları tek şey; içki içmek, dışarı çıkıp dans etmek ve önüne gelenle yatıp kalkmaktı. Ayrıca İsveçliler aile hayatına karşı saygısızlardı, çünkü bir sağa bir sola birbirlerinden kolayca boşanıyorlardı.

Onlar bu algılarını kendi önyargılarına dayanarak oluşturmuşlardı. Zaten hiç İsveçli tanımıyorlardı, bir İsveçliyle birlikte zaman geçirmek de istemiyorlardı.

Başlangıçta Kürt gelenekleri ile İsveç toplumsal yaşamında benden talep edilenler arasında bir denge kurdum.

Daha sonraları çok ikircikli olmuş ve kafam çok karışmıştı. Genç bir kadın olarak her iki kültürün de benden olan beklentilerini karşılamak için artık İkili (çifte) bir hayat sürmek zorunda kaldım.

Ama sonra bir gün hiç olmaması gereken şey olan oldu ve ben bir İsveçli adamla tanıştım. Adı Patrik idi. Ve Patrik ile ben birbirimize aşık olduk.
İlk başta bunun benim başıma neler getireceğini bildiğim için ödüm koptu ve oma hangi şartları yerine getirmemiz gerektiğini açıkladım. Ailem hiçbir şekilde ve kesinlikle bizimle ilgili bir şey bilmeyecekti.

Tüm risklere rağmen dört duvar arasında gizlice sürdüreceğimiz ve sürekli her an yakalanma korkusu yaşayacağımız bir ilişkiyi başlatmayı göze aldık. Bir yıllık bir ilişkiden sonra hep dört duvar arasında buluşmaktan ve aşkımızı gizlice yaşamaktan yorulduk ve dikkatsiz davranmaya başladık.

Ailemden ve sülalemden birilerinin olmayacağınıdan emin olabildiğimiz yerlerde kendimizi yavaş yavaş göstermeye başladık.

Bir gün dikkatsiz davranmamız babama yakalanmamıza yol açtı. Bizi görünce öfke patlaması yaşayan babam bana ve Patrik’e tekne tokat vurmaya başladı. Bu tepkisi benim açımdan tamamen anlaşılabilirdi.

Bir baba ve aile reisi olarak ailenin namusunu korumak onun görevidir.

Akrabası olan kadınları cinsel davranışlardan alıkoyacak, namus bekçiliği yapacak ve kızlarının evlenene kadar bekaretini koruyacaktır.

Yeni evli damat eğer gerdek gecesinde kızının bakire olmadığını öğrenirse derhal boşanmayı talep edebilir. Hala günümüzde bile kan lekeli çarşaf gelinin kaynanasına teslim edilir. Böylece o da çevresine namuslu ve temiz kızı gelin aldığını gösterebilir.

Ailem bizi bir çift olarak yorumladığı için artık benim bekaretime sahip olmadığım sonucunu çıkardı.

Bu onlar için artık kızını geleneksel biçimde bir Kürt erkeğiyle asla evlendiremeyecekleri ve benim bunu asla yapamamam anlamına geliyordu.

Onlara göre benim için hayatın anlamı buydu. Aileme utanç getirmiş, yüzlerini yere eğdirmiş ve onların çevrelerine karşı olan itibarlarını sarsmıştım. Benim bu yaptığım onların dünyasını yıkmış, onlara büyük bir korku yaşatmıştı.

Sülalemizde daha önce hiç yapılmamış olan affedilmez bir şeyi yapmıştım; düzgün ve temiz bir Kürt kızından, İsveç’te yaşamakla kendini bir şey sanan, söz dinlemez bir orospuya dönüşmüştüm.
Onlar şereflerini korumak için bunun üstesinden gelebildiklerini çevrelerine ispat etmek zorundaydılar. Benim yaptığım bu davranış mutlaka cezalandırılmalı ve bu namus borcunun bedeli kanla ödenmeliydi.

Yalnız kaldığım ve ailem tarafından terk edildiğim için Uppsala’dan hemen uzaklaşmak zorundaydım. Çünkü beni ele geçirdikleri takdirde canımı alacaklarını biliyordum. Sundsvall’a taşındım. Ailem benim hemen izimi sürerek nerede ve hangi adreste kaldığımı öğrendi.

Sülalemden erkek akrabalarım telefonda beni tehdit etmeye başladılar. Bana ;“- Elimizden kurtulamazsın, töremizce karar aldık, erkek kardeşini senin canını almakla görevlendirdik ” diyorlardı.

Beni öldürmesi için küçük kardeşimi seçmeleri doğaldı çünkü o 18 yaşından küçük olduğu için yüksek bir ceza almayacaktı. Ayrıca aile içinde kız kardeşlerini kültürel çerçeve içinde tutmak görevi, ailenin tek erkek evladı olarak öncelikle ona düşüyordu.

Ben aileme boyun eğmeyip direndikçe aldığım tehditler de gün geçtikçe ciddileşip, daha da kötüleşti.

Tehditler gittikçe daha ciddi hale geldi ve ne kadar çok durup göndermeyi reddettiğimde kötüleşti. En sonunda dayanamadım polise gidip korunma talep etmeye ve başıma bir şey gelmeden önce polisi durumum hakkında bilgilendirmeye karar verdim.

Polisin aymazlığından dehşete kapıldım. Polis beni hiç ciddiye almadı, bana inanmadı, onlara uyduruk bir masal anlattığımı sandı.
Hiç bir şey yapmadılar. Sadece bana şu öğüdü verdiler; – ailenin yanına dön ve onlara tehdit etme haklarının olmadığını söyle ve ailenden İsveç’in yasalarına ve adetlerine saygılı olmalarını tembihle ! İdi

Polis durumumun ciddiyetini anlamamıştı ve onlar bu anlayışsızlıklarıyla bana karşı incitici ve saygısızca bir tavır takınmıştı. Korunma talebime karş cevapları; “- Sen bizden ne bekliyorsun ? Polis günün her saati senin başına bir bekçi dikemez ! şeklinde oldu.

Karakoldan en küçük bir yardım alamadan kırgın bir kalple ayrıldım. Ben kendi kendime yardım etmek zorunda kalmıştım.

Son çare olarak medyadan yardım istedim ve medya sayesinde etkin korundum.

Niyetim bu sorunu toplumda tartışmaya açmak ve spot ışıklarının ailem üzerine çevrilmesini sağlayarak onların geri adım attırmaya zorlamaktı. Benim bu davam toplumda büyük ilgi ve dikkat çekti. Çünkü o sırada yaşanan başka diğer namus ilişkili vakalarda basında çok yazılmıştı.

Bunlardan en çok konuşulanı Umeå’daki Sara olayıydı. O da aynı benim gibi ortadoğulu bir kızdı. Kendi hayatını istediği gibi yaşamayı arzuladığı için kuzenleri tarafından boğularak öldürülmüştü.

Aynı nedenle Stockholm’da bir kızda akrabalarında bıçaklanmıştı. İsveç’te yabancı kızların hangi şartlarda altında yaşadıklarını dürüstçe topluma anlatmayı seçtim.

Ailelerinin iradesine ve yaşam tarzına boyun eğmedikleri için baskı altında yaşayan, dışlanan ve öldürülme riski taşıyan kızların sesi ve yüzü oldum.

Polisin dikkatini üzerime çekme denemesinde bulunmak için kocaları tarafından tehdit edilen ve dövülen kadınlarla çalışma deneyimi olan bir polisle ilişki kurma şansım oldu. İçinde bulunduğun durumun ciddiyetini hemen anladı ve bana mağdur olarak haklarımı açıkladı.

Ancak ne yazık ki polis benim durumum sadece “ tehdit” le sınırla kaldığı ve daha ötesinde bana bir şey yapılmadığı için alarm paketi ve kişisel bilgilerin gizli tutulmasından başka elle tutulur başka bir önlem sunamadı.

Alarm paketini aldım ama adımı değiştirmeye ve saklanmaya hayır dedim.

Suçum neydi ki ?

Ben niçin saklanacaktım ki ?

Medyanın ilgisi sonraları çığ gibi arttı. Çok sayıda İsveç gazete radyosundan gazetecilerin haber bombardımanına tutuldum. Radyo ve TV proğramları yanında Ulusal Halk Sağlığı Enstitüsü’nün eğitim amaçlı yaptığı bir belgesele ve Striptiz televizyon programına katıldım.

Babama ve erkek kardeşime karşı yaptığım şikayetim nihayet mahkemede görüldü. Babam “tehdit”, kardeşim de “tehdit ve dayak atma” suçundan dolayı mahkum edildiler. Mahkeme biter bitmez, kalbi kırık bir şekilde Sundsvall’a geri döndüm.

Ailemle hiç bir ilişki kuramayacak olmam düşüncesi içimi sızlattı. Ve annemi o kadar çok özlemiştim ki. Hayatımda en çok tekrar onun kucağında olmaktan başka bir şey istemedim. Ama bunun benim için imkansız olduğunu da biliyorum.

Görevi beni söz dinleyen temiz bir kız olarak yetiştirmek olan annem bunda başarısız olduğu için o da suçluydu. Annem benim yanımda da duramazdı çünkü o zaman çok daha zor durumda kalırdı. Annem de zaten kendi kendisini suçluyordu.

Şimdi Östersund’da kalıyorum ve okuyorum.

Benim çokça yaşadığım sorunları yaşayan ve böyle sorunlarla karşılaşan kızlara yardım etmek için Sosyonom eğitimi alıyorum.

Ve bugün kendimi güçlü ve istikrarlı hissediyorum ama bugün bulunduğum yere ulaşmam çok uzun sürdü.

Tüm geçmişimi geride bırakıp kendimi ve kimliğimi yeniden sil baştan inşa etmek zorunda kaldım.
İki ayağımın üzerinde durduğum bir platform oluşturmayı başardım. Bu konumuma ulaşmak için çok uğraştım ve çok yüksek bir bedel ödedim.

Güvencemi artık yeni ailem olan yeni arkadaşlarımda buluyorum. Bu kadar çok yüksek bir bedel ödemek zorunda kalmama rağmen, özgürlüğümü alıp gitmeye karar verdiğim için hiç pişman değilim.

Tabii ki, olup bitenlere ve kaybettiklerime çok üzülüyorum, olanlara ne kızgınım ne de kızmayı düşünüyorum, çünkü bu durumda her şey boşuna yaşanmış olacak.

Ailem onurunu ve bir kızını kaybetti, ben de tüm sevdiklerimi kaybettim.

Sonuca bakınca bence bu olay benim durumumda olduğu kadar ileri gitmemeliydi. Eğer ulusal bir örgüt örneğin bir Kürt Derneği aileme yardım edip, destek verseydi böyle olmazdı.

Eğer toplum sorumluluğunu üstlenerek ailemin İsveç toplumsal yaşamına daha fazla katılımını sağlasaydı belki de bundan kaçınılabilinirdi.

Bana yapılmışlara yönelik yapılacak bir şey yok ama bence bu gibi durumların tekrarlanmaması için bundan bir şeyler öğrenerek gelecekte bir şeyler yapmak önemli.

Hikayemi bugün burada, başkaları da benim yaşadıklarımı yaşamasın diye ve diğer göçmen kızlara yardımcı olabileceği umuduyla anlatmayı seçtim. Herkes sapını sap yığına bırakırsa bunun gibi şeylerin tekrarlanmasına gerek kalmaz.

Kültürel geçmişi ne olursa olsun, elbette ki her genç kızın hem ailesine hem de istediği gibi bir hayata sahip olması en doğal hakkıdır.

Ama ne yazık ki, pek çok genç kız için bu bir doğal hak değildir. Ve umarım onlara sırtınızı çevirmez, gözlerini kapatmazsın.

Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.

Fadime Sahindal

20 Kasım 2001

Fadimenin Meclis konuşmasının Türkçesi: Taner Yıldız

Fadimes tal i riksdsgen

Hej

Mitt namn är Fadime och jag är 25 år gammal.

Jag har blivit inbjuden hit i dag för att berätta om mina erfarenheter av hur det kan vara att leva som utländsk tjej i Sverige, med dess lagar, seder och kultur. Hur svårt det är att balansera mellan familjens krav och förväntningar och det svenska samhället som står för helt andra värden och synsätt.

Jag har tänkt att dela med mig av mina upplevelser och hoppas att ni genom dem får förståelse och kunskap om hur utsatta invandrartjejer kan vara. Det är inte min avsikt att peka ut någon syndabock utan jag vill hjälpa er att förstå hur och varför konflikter som dessa kan uppstå, både ur min egen synvinkel och min familjs.

Men jag vill börja med att poängtera att kvinnoförtryck inte endast drabbar flickor från Mellanöstern utan att detta förekommer även bland många andra familjer, från andra delar av världen.

Jag föddes i en liten by nära staden Elbistan i den kurdiska delen av Turkiet. Mina föräldrar ägde mark och försörjde sig på lantbruk och djurskötsel, vilket vi i familjen arbetade gemensamt med, sida vid sida. Vi var en enda stor och lycklig familj med klara roller och uppgifter. Visserligen hade vi inget materiellt överflöd men vi hade en varm gemenskap.

När jag var sju år gammal flyttade vi till Sverige, av ekonomiska skäl. Till en början var allt frid och fröjd men ju äldre jag blev, desto mer förbud började mina föräldrar sätta upp.

De första tecknen jag märkte var att jag inte längre fick leka med mina svens-ka kamrater, eller delta i aktiviteter utanför skolan. Jag skulle gå direkt hem och hjälpa min mor med hushållsbestyren och uppfostras till en fin flicka.

Mina föräldrars syn på skolan var att det var bra om jag kunde lära mig att läsa och skriva för att bli deras länk ut i det svenska samhället eftersom de själva var analfabeter. Men några högre studier än så ansåg de inte att jag behövde. Man behöver ingen utbildning för att ta hand om man och barn.

När jag kom upp i tonåren ville mina föräldrar att jag skulle åka ner till Turkiet och gifta mig med någon av mina kusiner, precis som mina äldre systrar hade gjort. Jag vägrade att finna mig i detta. Jag kände mig alldeles för ung och omogen för ett sådant stort beslut. Dessutom ville jag själv få bestämma vilken man jag skulle dela mitt liv med.

Det synsätt som mina föräldrar hade var att familjen och släkten skulle stå i centrum, varför jag måste tänka på familjens bästa framför mitt eget välbefinnande. Det är bättre att en person lider än att en hel familj och släkt lider.

Men till skillnad från mina föräldrar så levde jag i och var en del av det svenska samhället. Jag gick dagligen i svensk skola, åt svensk mat, hade svenska kompisar och tittade på svensk teve.

Självklart var jag påverkad av de synsätt och värderingar som rådde här. Jag började därför tänja mer och mer på gränserna. Jag fortsatte att träffa mina svenska kamrater, fika på kaféer och komma hem senare än den utsatta tiden.

Jag hade ju mina egna drömmar och mål här i livet. Jag ville sätta upp mina egna villkor för mitt liv, göra mina egna misstag och lära mig av dem. Och jag ville stå på mina egna två ben och ta ansvar för mina egna handlingar. Inte låta någon annan bestämma över hur jag skulle tycka, tänka och handla. För mig var det dessutom oerhört viktigt att få utbilda och utveckla mig som person. För er är detta säkert inget konstigt, eftersom det är en del av det svenska levnadssättet, men för min familj var det något oerhört skrämmande.

Deras uppfattning om svenskar och det svenska levnadssättet var att de var lösaktiga och att de varken hade kultur, moral eller etiska värderingar. Det enda de gjorde var att dricka, gå ut och dansa och ha fria sexvanor. Dessutom ansåg de att svenskar inte hade någon som helst respekt för familjelivet eftersom de skilde sig till höger och vänster.

Dessa uppfattningar hade de skapat sig utifrån sina egna förutfattade meningar. De kände ju inte några svenskar och de ville inte heller umgås med dem.

Till en början balanserade jag mellan de kurdiska traditionerna och kraven som fanns på mig ute i det svenska samhället. Jag var enormt kluven och enormt förvirrad och jag var tvungen att leva ett dubbelliv, allt för att tillfredsställa båda kulturernas förväntningar på mig som ung kvinna.

Men så en dag hände det som inte fick hända: jag träffade en svensk man. Han hette Patrik, och Patrik och jag förälskade oss i varandra. Till en början var jag livrädd för vad detta skulle innebära för mig och jag förklarade för honom vilka förutsättningar som måste gälla. Mina föräldrar fick inte under några som helst omständigheter veta något om oss.

Trots riskerna valde vi att inleda ett förhållande, även om det innebar att vi endast kunde träffas inom fyra väggar och ständigt leva med skräcken att bli upptäckta. Efter ett års förhållande var vi trötta på att jämt träffas inomhus och smyga med vår kärlek och började bli alltmer oförsiktiga.

Vi började stegvis visa oss ute tillsammans på ställen där vi kunde vara någorlunda säkra på att inte träffa på någon i familjen eller släkten. En dag ledde vår oförsiktighet till att vi upptäcktes av min far, som självklart exploderade av ilska och började slå på mig och Patrik.

Hans reaktion var för mig fullt förståelig. Som far och familjeöverhuvud är det hans uppgift att vaka över familjens heder. Han ska värna om och skydda kvinnliga släktingars sexuella uppförande och se till att döttrarnas oskuld är bevarad fram till giftermålet. Om den nyblivne maken till hans döttrar får veta att hon inte är oskuld på bröllopsnatten kan han direkt kräva skilsmässa.

Än i dag överlämnas det blodfläckade lakanet till brudens svärmor så att hon kan visa sin omgivning att de har fått en ärbar och ren kvinna. Eftersom familjen förstod att vi var ett par kunde de snabbt dra slutsatsen att jag inte längre hade kvar min oskuld.

För dem innebar detta att jag aldrig skulle kunna ? att de aldrig skulle kunna gifta bort sin dotter på det sedvanliga sättet, med en kurdisk man. Vilket enligt dem var meningen med livet för mig.

Jag hade dragit skam över familjen och hotade deras ställning gentemot deras omgivning. Jag hade gjort något oförlåtligt, något som aldrig tidigare hade gjorts i min släkt.

Det skakade om deras värld och skrämde livet ur dem. I deras ögon hade jag alltså förvandlats från en fin kurdisk flicka till en uppkäftig hora som trodde att hon var något bara för att hon levde i Sverige. De var tvungna att bevisa för sin omgivning att de kunde hantera problemet, för att bevara sin heder. Ett beteende som mitt måste straffas och skulden skulle betalas i blod.

Ensam och övergiven av familjen blev jag tvungen att snabbt lämna Uppsala för jag visste att om de fick tag på mig skulle de ta livet av mig. Jag flyttade upp till Sundsvall. Mina föräldrar spårade upp mig ganska snabbt och fick reda på var jag befann mig.

Männen i släkten började ringa och hota mig per telefon. De talade om för mig att jag aldrig skulle komma undan med det här. Min lillebror fick till uppgift att ta livet av mig. Varför just han blev utvald var naturligt, han var omyndig och riskerade inte att dra på sig något högre straff. Dessutom var det hans uppgift, som ende son i familjen, att se till att hans systrar höll sig inom kulturens ramar.

Hoten blev allt allvarligare ju längre tiden gick, och ju mer jag stod på mig och vägrade underkasta mig, desto värre blev det. Till slut stod jag inte ut längre utan beslöt mig för att vända mig till polisen för att få skydd och informera dem om min situation så att de skulle vara insatta i fall något skulle hända mig.

Till min stora förskräckelse tog polisen mig inte på allvar, för dem var min berättelse som en påhittad saga. Deras enda råd till mig var att jag skulle vända mig till min familj och tala om för dem att de minsann inte fick hota mig, att de skulle respektera de svenska lagarna och sederna. Polisen förstod sålunda inte allvaret i min situation och deras oförstånd blev till ett, enligt mig, respektlöst och kränkande beteende.

Vad förväntar du dig utav oss? Vi har inte råd att tillhandahålla dig en vakt som bevakar dig dygnet runt, blev polisens svar till mig. Med tungt hjärta gick jag från polisstationen utan att ha fått någon som helst hjälp. Jag var helt enkelt tvungen att hjälpa mig själv bäst jag kunde.

Som en sista utväg vände jag mig till massmedia för att få hjälp, och detta kom att bli mitt effektivaste skydd. Min tanke var att skapa debatt kring problematiken och därigenom se till att strålkastarna var riktade mot min familj. På så sätt försökte jag få dem att backa undan. Och mitt fall fick stor uppmärksamhet eftersom det var under samma period som ett flertal andra fall av hedersgärningar blev omskrivna.

Fallet Sara i Umeå var det mest omtalade. Hon var, liksom jag, en tjej från Mellanöstern. Hon ströps av sina kusiner för att hon ville leva sitt eget liv. Av samma anledning blev också en tjej från Stockholm knivskuren av sina släktingar.

Jag valde att uppriktigt berätta om de förhållanden utländska tjejer var tvungna att leva under här i Sverige. Jag blev en röst och ett ansikte för de tjejer som levde under förtryck och som riskerade att bli utstötta eller dödade om de inte underkastade sig sina familjers vilja och levnadssätt.

Vid ett nytt försök att få polisens uppmärksamhet hade jag turen att komma i kontakt med en polis som hade erfarenhet av att arbeta med utländska kvinnor som var hotade och misshandlade av sina män. Han förstod direkt allvaret i min situation och informerade mig om mina rättigheter som utsatt. Men tyvärr kunde inte polisen erbjuda mig någon mer handfast hjälp än larmpaket och skyddade personliga uppgifter, eftersom det inte hade gått längre än till olaga hot.

Jag tog emot larmpaketet men tackade nej till att byta namn och gömma mig. Vad var mitt brott? Varför skulle jag gömma mig?

Mediekarusellen ökade sedan lavinartat. Jag blev fullkomligt bombarderad av journalister från en stor mängd av Sveriges tidningar och radio. Jag medverkade bland annat i en dokumentär som Folkhälsoinstitutet gjorde i utbildningssyfte, och i teveprogrammet Striptease.

Min anmälan mot min far och min bror ledde slutligen till rättegång. Min far fälldes för olaga hot och min bror för olaga hot och misshandel.

Direkt efter rättegången åkte jag med krossat hjärta tillbaka till Sundsvall. Tanken på att jag aldrig skulle få ha en relation med min familj smärtade mig. Och jag saknade min mor något så oerhört. Jag öns-kade inget högre än att få vara i hennes famn igen, men jag visste att det var en omöjlighet. Eftersom hennes uppgift som mor var att uppfostra mig till en lydig och fin flicka och detta hade misslyckats så fick hon skulden för det.

Hon kunde inte heller ställa sig på min sida eftersom situationen för henne då skulle förvärras ytterligare. Hon anklagade sig själv.

I dag bor jag och pluggar i Östersund. Jag studerar till socionom så att jag kan fortsätta mitt arbete med att hjälpa flickor som har problem som jag har gått igenom, som jag själv har haft. Och i dag känner jag mig stark och stabil men det har tagit väldigt lång tid att komma dit där jag är i dag.

Jag har fått ge upp hela min bakgrund och börja om från början med att bygga upp mig själv, min identitet. Jag har lyckats skapa mig en plattform på vilken jag står med mina två egna ben. Jag har kämpat så mycket för att komma dit och har betalat ett väldigt högt pris. Min trygghet finner jag hos mina nya vänner som har blivit min nya familj. Trots att jag fått betala ett så högt pris så ångrar jag inte att jag tog mitt beslut att ta min frihet och gå.

Självklart är jag mycket ledsen över det som har hänt och det som jag har förlorat, men jag varken är eller tänker bli bitter över det som har hänt, för i så fall känns det som att allting skulle ha skett till ingen nytta. Min familj har förlorat sin heder och en dotter och jag har förlorat alla mina nära och kära.

Med facit i handen så tror jag att det inte hade behövt gå så långt som det har gjort i mitt fall. Hade mina föräldrar fått stöd och hjälp från en nationell organisation, exempelvis Kurdiska föreningen, så hade det inte behövt bli så här.

Hade samhället tagit sitt ansvar och hjälpt mina föräldrar att bli mer delaktiga i det svenska samhället så hade detta kanske kunnat undvikas. Det som har hänt mig är inget som man kan göra någonting åt men jag tror att det är viktigt att man lär sig någonting av det och gör någonting i framtiden, så att såna här fall inte upprepas.

Jag har valt att berätta min historia här för er i dag i förhoppning om att det kan hjälpa andra invandrartjejer, så att inte fler behöver gå igenom det jag har fått göra. Om alla drar sitt strå till stacken behöver sånt här inte upprepas.

Oavsett vilken kulturell bakgrund man har bör det vara en självklarhet för varje ung kvinna att både få ha sin familj och det liv man önskar sig.

Men tyvärr är det ingen självklarhet för många tjejer. Och jag hoppas att ni inte vänder dem ryggen, att ni inte blundar för dem.

Tack för att ni lyssnade.

Fadime Sahindal

20 november 2001

Fadimenin meclis konuşması videosu: https://youtu.be/NPhfScomCP0

Her hakkı saklıdır.

Bir Cevap Yazın